eBenzin: Güncel sanattan alternatif medyaya, foto röportajdan günlük izlenimlere kadar geniş bir alanı kapsayan, peryodik olarak yayımlanan e-zine.
Teknik not: Şu anda eBenzin'in "çıplak" versiyonunu görüyorsunuz. Kullandığınız tarayıcı, Cascading Style Sheets (CSS) teknolojisini desteklemiyor ya da bu özellik iptal edilmiştir. Merak ediyorsanız, tavsiye ettiğimiz tarayıcı, tabii ki Mozilla Firexof'tur.

eBenzin.com, Sayı:4, 2007

Bir 'Sanatçının' Hazin İtirafları ve Bienaller

Nazan AZERİ

Levent Çalıkoğlu bir süredir 1990 yıllar üzerine, bu yıllarda parlama göstermiş sanatçılarla onların işleri üzerine söyleşiler yapmakta Yapı Kredi salonlarında. Bunlardan birisini 29 Mayıs 2007 salı günü Hale Tenger ile gerçekleştirdi. Sayın Tenger yakınlarda YK Bankası Kazım Taşkent salonunda "La Havle" isimli bir sergi gerçekleştirmişti.

Sayın Tenger, görüntüler eşliğinde 90'lı yıllar boyunca gerçekleştirdiği işlerini paylaştı izleyicilerle. İşlerinde uzun süre ironiyi kullandığını dile getirdi. Bazen işlerinin isimlerini galeride işinin yanına koyarken çektiği zorluklara dair anekdotlar anlattı. Örneğin "Sikimden Aşşa Kasımpaşa" isimli işinin adını koyarken, bu ismi sergi salonunda işinin yanına yerleştirmesine karşı çıkan galericisi ile nasıl mücadele ettiğini anlattı. Yine iri falluslu bereket tanrılarından duvar yerleştirmesi olarak Türk bayrağı oluşturduğu işi hakkında açılmış davada, ayyıldızın başka bayraklarda da olduğu, gökyüzünde de olduğu şeklindeki savunmasıyla davadan nasıl beraat etme yolları geliştirdiğini bizlerle paylaştı. Laurie Anderson'un bir şarkısı üzerine yaptığı bir enstelasyonu ile Mahzar Fuat Özkan'ın kürdili hicazkar makamı bir şarkısı üzerine yaptığı çalışmadan bahsetti. Kürtlerin çektiği acıları MFÖ'nün kürdili hicazkar şarkısındaki kürdi kelimesi ile ilişkilendirmiş. Araba farları, kendisine yaşlı gözleri hatırlattığı için, iki araba farı arasına dizdiği çaydanlık uçları ile MFÖ'nün kürdili hicazkar şarkısı eşliğinde sergilemiş işini. Böylece de Kürtlerin çektiği acıları anlatmış olmuş. Yine söyleşide kendisinin şanslı bir sanatçı olduğunu, çünkü sanat ortamına yeni çıktığı yıllarda Vasıf Kortun'un Amerika'dan Türkiye'ye çantasında bir sürü ilişki olanağı ile yeni gelmiş olduğunu, kendisini 3. İstanbul bienaline çağırdığını, ondan sonra da her şeyin kendisi için çok iyi geliştiğini açıkladı. Sayın Kortun'un çantasındaki ilişki ağlarının neler olduğunu ise kimse sormadı.

Konuşmanın sonunda Sayın Çalıkoğlu sanatçıya ne şekilde çalıştığı üzerine bir soru sordu. Yani kendisi bir şeyleri dert edinip mi iş üretiyordu, dolayısıyla kenarda her zaman bazı işleri var da onların içinden mi sergiye davet edildiğinde iş veriyordu, yoksa sergi konsepti kendisine verildiğinde ona göre mi iş üretiyordu? Sanatçı bu soruya "Hayır benim hiçbir zaman bir kenarda işim olmaz, ben her zaman konsept önüme gelince iş üretirim ve işimi de mutlaka tam o konsepte göre yaparım" dedi. Hatta bazen sergilerde konsepte uymayan işler gördüğünde çok sinirlendiğini, o konseptin tam olarak vurgulanabilmesi için işlerin tümünün mutlaka o konsepte uygun olarak yapılması gerektiğini belirtti.

Sorular kısmına geçildiğinde sanatçı Denizhan Özer, Tenger'e iki soru sordu. Birincisi işlerinde batılı bir bakış gördüğünü ve buna nasıl bir yanıt vereceğini merak ettiğini, ikincisi de "La Havle" sergisindeki işinin Kabakov'ların 2003 Venedik bienalinde sergilenen ‘Yerim Neresi?' isimli işlerinden çalıntı olduğunun basında yer aldığını, sanatçılar arasında bu konunun çokça konuşulduğunu, basından da kendisine bu konuda sorular sorulduğunu, dolayısıyla bu konularda nasıl bir yanıtı olduğunu bilmek istediğini söyledi. Sanatçının birinci soruya yanıtı "Benim yaptığım tüm eserler sapına kadar buralıdır" oldu. Oryantalist olamayacağını da ailesinin Mekke'den gelmiş olmasıyla gerekçelendirdi. Çalıntılık iddiasıyla ilgili sorunun muhatabının ise kendisi olmadığını, bu sorunun Levent Çalıkoğlu'na sorulması gerektiğini söyledi. Tabii ki bu yanıt eminim ki orada bulunan bir çok kişi gibi, beni de çok şaşırttı. Burada Çalıkoğlu'nun neden bu sorunun muhatabı olduğu anlaşılamadı. Devam ederek "Konumuzun 90'lı yıllar olduğunu, bahsedilen sergisinin ise 2007 de gerçekleşmiş olması nedeniyle, kendisine bu sorunun sorulamayacağını" belirtti. Levent Çalıkoğlu da konumuzun 1990'lar olduğunu yineledi. Anlaşılıyordu ki henüz o konuya gelmemiştik. Denizhan Özer, 2007'deki işi üzerine bir sorusunun zaten olmadığını, burada bir çalıntılık iddiası sözkonusu olduğu için, bu iddia üzerine kendisinin bir açıklama yapmasının yararlı olacağını söyleyerek, dergilerden kendisine bu konuda sorular sorulduğunu ve kendisinin ne yanıt vereceğini bilemediğini belirtmesi üzerine verdiği yanıt ise "Evet. Ama benim orada video işim de var, o iş bana ait, kimse ondan bahsetmiyor" oldu.

Batılı bakışla iş üretmediğinin gerekçesini ailesinin Mekkeli olmasıyla açıklaması karşısında hayrete düştüğümü belirtmek isterim. Bu yanıt sanatçının izleyiciyi cahil zannetmesinden kaynaklanıyor olabilir mi acaba diye düşündüm. Yoksa aksi miydi? Batılı bakış, oryantalizm tam da insanın kendini tıpkı batının onu gördüğü gözlükle görüp konumlaması olup ailesinin Türkiye'den ya da Mekke'den olmasıyla ilgisi yoktur. Dolayısıyla sanatçının verdiği cevaba bir anlam verebilmekte güçlük çektim.

Yine Çalıkoğlu'nun yukarıda bahsi geçen sorusu üzerine açıkladığı, "Asla kenarda daha önce yapılmış bir işi olmayıp, mutlaka sergiye çağırılıp kendisine konsept verilince, tam o konsepte uygun iş yaptığını" açıklaması, hatta konsepte tam uymayan işlere karşı duyduğu kızgınlığı ısrarla vurgulaması beni hayrete düşürmüştü. Bu yaklaşımının illüstrasyon yapmanın yöntemi olduğunu belirterek, o zaman yaptığınız illüstrasyon olmuyor mu sorusunu sordum. Sanatçı kızgınlıkla "O sizin fikriniz, siz de sanatçısınız, beğenmiyorsanız siz de kavramsal sanat yapmazsınız" şeklinde bir yanıt verdi. Bunun üzerine bahsettiği küratörlerin neoliberalist küresel sermaye ile ilişkileri bu kadar ayyuka çıkmışken, eline verilen konseptleri hiçbir sorgulamaya tabi tutmaksızın aynen yapıyor olduğunu söylemesinin beni şaşkınlığa düşürdüğünü belirttim.

Sanat izleyicisi konumuyla sunumu izlemeye gelmiş olan ve sonradan adının Filiz Özkan olduğunu öğrendiğim genç bir bayan izleyici de, genelde insanların kendilerini motive eden koşullara bir bağımlılık kazanması, bu koşullar yerine gelmezse motive olma konusunda problem yaşanabileceği üzerine bir soru sordu. Kendisine hiçbir konu verilmemiş olsa, konu verilip sergiye katılması söylenmeden, kendi kendisine, kendi duyarlılıklarıyla üretim konunda bir problem yaşayıp yaşamadığını sordu.

Hale Tenger'den aldığı yanıt, "Siz bu kadar sunumdan sonra hiçbir şey anlamamışsınız. Bu soruya cevap verilmez." oldu.

Öncelikle buradaki üslup sorunu üzerinde birkaç söz söylemek istiyorum. Bir çok kişiye hitap etmek üzere izleyici karşısına çıkan kişiler kendilerine sorulabilecek her soruya belli bir nezaket çerçevesi içerisinde cevap vermek mecburiyetindedirler. Konuşan konumunda bulunmaları, izleyen konumundakilere hakaret etme hakkını kendilerine vermez. Ne yazık ki bu tarz, bazı sanatçılarla birlikte Tenger'in söz konusu ettiği "Çantasında ilişkilerle Türkiye'ye gelen" bazı küratörlerde de artık bir üslup biçimine dönüşmüş durumda. Daha sonra konuştuğum Filiz Özkan, aynı mekanda daha önce Vasıf Kortun'la yapılan bir söyleşide, izleyicilerden birinin sorusuna Kortun'un da hakaret ederek yanıt verdiğini söyledi. Bu çok şaşırtıcı değil. Sayın Kortun, Charles Esche ile birlikte gerçekleştirdiği 9. bienelin hazırlıkları sürecinde "Yer sorunu" üzerine tüm sanatçılara Platform'da yaptığı bir çağrıda, benim bu tarz Manifesta, İstanbul Bienali gibi büyük bütçeli sergilerin para kaynaklarının neler ve kimler olduğu hakkındaki soruma, o zaman da yanıt vermek yerine bana bir çok sanatçı ve galericinin önünde hakaret etme yolunu tercih etmişti. Birçok sanatçı, galerici gibi Feyyaz Yaman da bunun şahididir ve tek itiraz eden kişi olmuştur. Tabii ki sayın Kortun'la efendi-köle ilişkisi geliştirecek bir yapıda olmadığım için ben de başka sorularıma ve saptamalarımı söylemeye devam etmiştim. Küresel kapitalizmin çıkarları doğrultusunda konseptlerle sanatı çekiştirip durduklarını, bunun sakıncalı olduğunu söylemiştim.

Bu nedenle, öncelikle Yapı Kredi Bankası galeri yönetiminden izleyicilerin hoşlanmadıkları soruları karşısında onlara hakaret etme üslubu geliştiren konuşmacıları, bu üsluplarından dolayı uyarmaları iyi olur kanısındayım. Aksi taktirde ya izleyici kaybedecekler ya da bu üslupla anılıyor olacaklar.

Tekrar konumuza dönersek, Tenger'in, Denizhan Özer'e yanıt verirken kullandığı son cümle, "Evet. Ama benim orada video işim de var, o iş bana ait, kimse ondan bahsetmiyor" cümlesi ise kulağa tuhaf bir tınlama yapıyordu.

Benim soruma yanıtı ise, yani küresel kapitalizm ve küratör arasındaki sıkı ilişkiler ve parayı verenin konseptleri biçimlendirmesi ilişkisine Sayın Tenger cevap vermemiş olsa da 6.6.2007 tarihli Radikal gazetesindeki "Küresel felaketlere dair ortak manifesto" başlıklı yazısında sayın Beral Madra bir cevap veriyor aslında. Madra yazısında "Bir başka sorun da parayı veren / bulan / yöneten ekiple içerik ve estetikten sorumlu olan ekibin yetkileri ve sınırları arsasındaki ilişki ve çatışkı. Bienallerin küresel kapitalizmin kültürel gösterisine dönüştüğünden kimsenin kuşkusu yok artık." diyor. Benim buna ekleyebileceğim ise, bienaller türü büyük sergilerin önemli bir kısmının sadece kapitalizmin kültürel gösterisine dönüşmesi değil, küresel kapitalizmin dünya çapında çıkarları için ürettiği kavramların görsel tekrarlayıcısı ve yayıcısına, yani reklamcısına da dönüştüğüdür. Hale Tenger'in bahsettiği "Konsepte göre iş üretme" yani konsepti illüstre etmedir.

Hale Tenger zahmet edip katıldığı sergilerde, bu sergilere kimlerin sponsor olduğuna bir dönüp baksaydı, onların verdiği konseptlere sadakatinin ne işe yarıyor olduğunu belki daha iyi anlayacaktı. Örneğin kendisinin katıldığı Manifesta sergisinin ana sponsoru Phillip Morris firması bir dünya sigara tekeli. Özal döneminde Türkiye'de yaptığı lobi faaliyetleriyle Türkiye'deki sigara pazarını da ele geçirdi. Yine sponsorlar listesinde Soros Vakfı'na katkıları için özel teşekkür var. Soros kim? Dünyanın en zenginlerinin paralarını dünyanın her yerinde, özellikle bizim gibi onlara getirisi yüksek yerlerde işleten, halkın birikimini bu insanlara aktaran, paradan para kazandıran, yoksulların daha yoksullaşması pahasına bir avuç insanın sonsuz kar hırsı sisteminin sürmesi için turuncu devrimlere bile para yatıran bir adam. Kafkasların Turuncu'sundan Balkanların parçalanmasına kadar her işe burnunu sokmuş ve buralarda sanat olaylarını bu amaçla desteklemiş bir adam. Yine Vasıf Kortun "Resmi Görüş" başlığı altında web sitesinde yayınladığı görüşlerinde açıkça "Türkiye'ye Soros sitemini getirmeyi amaçladığını" söylüyor. Parayı verenin düdüğü çaldığını bildiğimize göre, kendisi buradan kimlerin hangi çıkarlarına hizmet ediyor olduğunun sonuçlarını hesaplıyabilir belki.

Bu durumda bir 'sanatçı' "Bir kenarda asla işim olmaz, ben sadece bana konsept verildiğinde iş üretiyorum ve o işi de tam o konsepte göre üretiyorum ve tam konsepte göre iş üretmiyenlere de çok kızıyorum" diyebiliyorsa, bu emir - komuta zincirinin kendisine hayırlı olmasını diliyorum.

Bu noktadan sonra sanatçı olarak önerim, küresel kapitalizmin büyük sponsorlukları ve kavramlarıyla geçekleştirilen büyük sergilerde yer alan tüm kavramların elden geçirilmesi, bu kavramların bu sistemin nerede hangi işine yarayıp insanlığın ve dünyanın zararına nasıl işlediğinin tek tek tespit edilmesi ve insan olmak adına yeni kavramlar geliştirilmeye, geliştirmiş olanlardan yararlanılmaya çalışılmasıdır. İnsan olmanın ekonomiden, para ve güç hırsından, tüketimden öte bir anlamı varsa eğer, insan kalabilmek adına bu yapılmalıdır. "Sikimden aşşa Kasımpaşa! " demiyecek olanlarla.....

7.6.2007